Her 23 Nisanda iki fotoğraf canlanıyor gözlerimin önünde. Birincisinde köydeyiz. Tüm köy halkı okulun bahçesinde toplanmış. Herkes en yeni giysilerini giymiş. Bahçede eğlenceli yarışmalar yapılıyor. Mendil kapmaca, çuval yarışları, kaşıkta yumurta taşımaca, aklınıza ne gelirse. Kahkahalar ,eğlenceler gırla gidiyor. Sonra köyün öğretmeni çıkıyor. Harika bir konuşma yapıyor. Gözlerinde Atatürk'ün öğretmenlerine özgü o coşku ile anlatıyor Türkiye Büyük Millet Meclisi'nin açılışını, Kurtuluş savaşımızı. Gururla dinliyorum onu, ne kadar da yakışıklı ve ela gözleri nasıl da parlıyor bizlere bakarken. Alkışlardan sonra sıra ile şiirlerimizi okuyoruz. Sıra bana gelince şiirimi ezberden okuyorum ve dönüp gülümsüyorum mutluluk ve gururla bana bakan öğretmenime. Canım babama.

İkinci fotoğrafta bir hastahane odasındayız. Yine bir 23 Nisan. Aklıma esmiş , atlamış uçağa babamı görmeye gitmişim Adana'ya. Meğerse komadaymış söylememişler bana. Ama içime doğmuş işte. 6 yıldır onu gün be gün kemiren kanser iyileşmiş ama hastahane mikrobu denen illete teslim olmuş ,yanıyor vücudu. Günlerdir kimseyi tanımayan babam gözlerini açıp da beni görünce yine o günkü gibi mutluluk ve gururla parlıyor ela gözleri. Gülümsüyor "Sen mi geldin kızım" diyor. Ve bir gün sonra da gözlerini tamamen yumuyor bambaşka bir dünyaya gitmek üzere.
İşte 2004 yılından bu yana bu yüzden daha bir anlamlı 23 Nisanlar benim için. Ve bu yüzdendir her 23 Nisan'da penceremize bayrağımızı asarken gözlerimin nemlenmesi.