27 Haziran 2009 Cumartesi

TAYİNİMİZ ÇIKTI


Ben ne zaman birşey planlasam hayat her zaman kendi planını dayattı bana. Önceleri hayatın sürprizlerine alışmak zor oldu ama bir kere alışınca dalgaların tadına, boğulmaktan korkmak yerine yerine sörf yapmayı öğreniyor insan. :)

Bir kaç ay önce başladığım işimden ayrıldığım hafta, eşimin tayininin Zonguldak Ereğli' ye çıktığını öğrendik. Önce küçük çapta bir şok yaşadık. Ben 17, eşim 15 yıldır bu şehirde yaşıyoruz. Ve başka bir şehirde yaşamak nasıl olur ikimiz de bilmiyoruz. Kısa süren şaşkınlık anından sonra hemen planlar yapmaya başladık.

Eşimin Temmuz ayı boyunca sürecek seyiri sırasında ben de annem ve kızkardeşlerimle birlikte Adana' da tatil yapmaya karar verdim. Hafta sonları eşimin de bize katılabilecek olması ayrıca güzel.

Yeni bir şehir yeni bir hayat bekliyor bizi. Ve ben bu yeni hayat hakkında çok heyecanlıyım. Bakalım zaman neler getirecek bize? Bekleyip göreceğiz.

Sevgiler...

25 Haziran 2009 Perşembe

REGAİP KANDİLİNİZ MÜBAREK OLSUN...

24 Haziran 2009 Çarşamba

EMİNÖNÜ'NDEN BERİL İÇİN ALIŞVERİŞ

Hayat hep üzüntüler getirse hiç çekilmez olurdu. Ama her üzüntünün ardından bir mutluluk geliyor işte. Her fırtınadan sonra bir güneş çıkıp içimizi ısıtıyor. Bu da hayatı daha çekilir kılan güzelliklerden.

Efendim şimdi kim bu Beril diyeceksiniz. Beril benim yeğenim. Kendileri şu anda 26 hafta 4 günlük. :) Henüz aramıza teşrif etmedi cadı. Ama cadı olacağına eminim şimdiden. Annesinin bebekliğini biliyorum çünküm :))))) Biz 3 kızkardeşiz. Ve en küçük kardeşim Berna hepimizden önce davrandı hamilelik konusunda. Darısı Aslı ile benim başıma.


Bu arada Beril için de bir blog hazırladım. Çok sık olmasa da tembel kardeşim birşeyler anlattıkça ekliyorum bloğuna. İleride onun için güzel bir anı olur diye düşünüyorum.

Beril' in sayfasına buradan ulaşabilirsiniz.

Doğuma bir kaç ay kala Beril bebeğin oda süslemelerini almak için Eminönü'ne gitmemi rica etti Bernoş... Ben de hiiiiiiiiiiç sevmem ya alışverişi :) koşa koşa gittim. İnsan ne alacaksa ona bakıyor. Algıda seçicilik işte. Giysilerini daha önce Adana' ya giderken alıp götürmüştüm.Onun için hiç giysi bakmadım. Kurukahveci Mehmet Efendi' nin sokağına bir girdim oy oy oy ne şirin şeyler var bebekler için.Fiyatları da dışarıya göre çok çok uygun.
Ne dersiniz iyi bir teyze olacak mıyım ben ? :)

21 Haziran 2009 Pazar

BABAMA

Seni bir hastahane odasının soğuk ve kimsesiz odasında bana el sallayıp öpücük atarken bırakalı tam 5 yıl oldu. Ve ne bu 5 yıl ne de bundan sonraki yıllar dindiremeyecek acılarımı. Yüreğim düğüm düğüm. Neyse ki çok güzel bir miras var giderken bizlere bıraktığın. Gururlu eğilmez bir baş, onurlu bir yaşam, sevgi dolu bir yürek senden kalanlar. Ve ben bunları dünyanın tüm hazinelerine değişmem. Hani hep derdin ya "Sizin gibi olacağını bilsem on tane daha kızım olsun isterim"; işte bu sözün bana ve kardeşlerime aşıladığı özgüveni hiç bir güç yok edemez.

Diyarbakır' da bir köy okuluna öğretmen olarak gittiğinde daha 18 yaşında idin. Ahırdan bozma o okulda öylesine şevkle inançla yaptın ki işini , bundan 32 sene sonra o öğrencilerin seni arayıp buldular. Ve ne mutlu bana ki seni onların yanına götürme zevki bana ait oldu. Ve sen 3 çocuk doğurmuş kadınların bile isimlerini okul numaraları ile söylediğinde anladım seni neden arayıp bulduklarını 32 sene sonra.

Sonra evlendin, sarı kanaryam dediğin karınla yine bir dağ köyünde binbir çile ile yaşadın. Nereden bilecektin ki ortanca kızın tam 30 sene sonra o köyden birisi ile evlenecek. Ve sen aynı köyü gözlerin dolarak gezeceksin.

Sonra ben geldim. İlk kızın. Kara kızın. Benim doğduğum sene başka bir köye çıktı tayinin. Ve ardından Pamuk kızın ve en sevdiğin, gözlerini senden alan küçük kızın. O köye bizim adımıza ektiğin ağaçlar senden sonra gelen öğretmen müsveddesi tarafından kesilmiş olsa da ektiğin sevgi hala orada yaşıyor. Bu yüzdendir oraya her gidişte el üstünde tutulmamız.

Okumayı çok sevdiğinden harika bir kütüphane kurdun o köyde. Ama yasaktı okulun kitaplarını dışarı çıkarmam. Çünkü o kitaplar okula aitlerdi. Ve hava kararınca elektrikleri yakmam yasaktı, çünkü köylü ödüyordu elektriğin parasını ve benim onların ödediği elektriğin parası ile kitap okumam haram olurdu. Hava kararana kadar ne okursam kardı. Ve şimdi sırf bu yüzden şu hızlı okuma kurslarına gidenlerden bile hızlı okurum ben. Senin sayende.

Resime müziğe yeteneğin yoktu ama onların yerine tarım dersi anlatırdın bize. Şimdi o yüzden bilirim karpuz, nasıl ekilir ağaç nasıl aşılanır, tarla nasıl sürülür, nasıl sulanır... Ve yıl sonunda onca çalışma ile ekilen karpuzların tadı neden diğer karpuzlardan çok daha lezzetlidir. Senin sayende.

Üniversiteyi kazandığımda annem başka bir şehire gidiyorum diye ayılıp bayılırken "kalk kızım annenden fayda yok bari pilav yapmayı öğreteyim sana" dedin. Bundandır her pilav yapışımda gözlerimin dolması. Çorba bile yapmayı beceremeyen benim pilavlarımın çok lezzetli olması, senin seyende.

O hastalık seni günden güne eritirken bile hiç bitmedi sevgimiz diyaloğumuz. Ve o gün ta İstanbul'dan kalkıp geldiğimde hastaneye gülümsedin bana. Ve ertesi gün kayıp gittin ellerimizden. Dualarım kabul oldu gerçi, yanında idim sen giderken. Ve gittikten sonra da çekmedin sevgini üzerimden. Sıkıntıda üzüntüde olduğum her zaman rüyamda beni rahatlatan, kötü olaylardan önce uyaran da hep sen oldun. Ve ben rüyalarımda, orada ne kadar rahat ve mutlu olduğunu gördükten sonra bıraktım senin için ağlamayı.

Çok isterdim sana çok benzeyen eşimle tanışmanı, beraber maç izlemenizi, kardeşimin düğününde ve bebeğinin doğumunda orada olmanı, torunlarının seni tanımasını, onlara da bize öğrettiklerini anlatmanı, güzel günleri paylaşmayı. Ama biliyorum ki bir yerlerden izliyorsun bizleri.

Ve senin gidişinden 5 sene sonra hala engel olamıyorum yüreğimim burulmasına, boğazımın düğümlenmesine evladının başını okşayan bir baba gördüğümde. Yine de ne mutlu bana ki senin gibi bir babam oldu ve 29 yaşıma kadar bunca güzelliği seninle yaşayabildim. Teşekkür ederim herşey için canım babam. Umarım bir gün eşim de senin olduğun kadar mükemmel bir baba olur doğacak çocuklarımıza.

Senin, genç yaşta hayatını kaybeden kayınpederimin, ve tüm şehit babalarının babalar günü kutlu olsun.
Bu da babasını 6 yaşında kaybeden canım eşimden:
Küçücüktü ellerim kocaman yüreğime sevgini bırakıp giderken
Gözyaşlarımı gördün mü babam ben ağlarken...
Özlemini çekmeye başlayalı 23 yıl oldu. Ağladım, güldüm büyüdüm sen olmadan evlendimve tam 9 ay sonra senin yaşındayım...
Seni seviyorum kıvırcık saçlı fidan boylu babam...
Şu kısacık hayatta sevdiğimiz insanlara sevgimizi her zaman göstermek dileği ile tüm babaların babalar günü kutlu olsun...

20 Haziran 2009 Cumartesi

VİYANA 2. BÖLÜM

Şimdi bu kadar yer gezilip görülür de karnım acıkmaz mı? Acıkır, hem de nasıl...Gitmeden önce "Viyana'da ne yenir" diye sorduğum herkes Şnitzel yemeden gelme demişti. İlk gece Viyana'nın ünlü bir lokantasında Şnitzel yedim ama açıkçası Türkiye'de yediklerimden çok da farklı gelmedi bana. İçecek olarak da elma suyu içtim. Şehrin her yerinde elma suyu bulabiliyorsunuz ama su bulamıyorsunuz. Çünkü bizim su dediğimiz "Natural Spring Water" çeşmelerden en lezzetli hali ile aktığı için satmaya gerek duymuyorlar. Eminim Viyana halkı damacana nedir bilmiyorlardır. Darısı bizim başımıza.



İkinci gün eğitim molasında Türkis'te yemek yedik. Türkis adından da anlaşılacağı gibi bir Türk restoranı. Mönülerinde bir çok Türk yemeğinin yanı sıra Akdeniz mutfağına özgü tarifler de var. Ben salamlı pizza yedim.

Pizzam incecik hamurlu ve çok lezzetli idi ama Saba Hanım'ın peynirli salatasında gözüm kaldı. Ertesi gün aynı yerde peynirli salata yiyerek sadece görüntüsünün değil lezzetinin de muhteşem olduğunu anlamış oldum. Karışık yeşil salatanın üzerine harika lezzette sarmısaklı yoğurtlu bir sos döküp,üzerinde yumurtaya ve galeta ununa batırarak kızartılmış peynir dilimleri servis ediyorlar. Ortaya bu muhteşem görüntü ve lezzet çıkıyor.

Aynı akşam yine bir Türk restoranında denediğim, şimdiye kadar yediğim en lezzetli pizza. İncecik ve çok lezzetli bir hamur, lezzetli bir domates sos, yine incecik dilimlenmiş biftek ve piştikten sonra üzerine eklenmiş bolca roka ve tane karabiber. Sanat eseri gibi bir görüntü ve harika bir lezzet. Bülent Bey ve Saba Hanımın yediği çiğ somonlu pizza da harika idi. Çiğ balığa karşı önyargılı olduğum halde onun da tadına bayıldım.
Yemekten sonra sıra geldi tatlıya. Sokaktan geçerken bedava birşey dağıtılıyor sandığım, önünde kuyruklar olan Tichy'de sıra. Ki bu en tenha hallerinden birisi imiş.
Üniformalı elemanlar tezgahta, mutfağın içinde,salonda müşteriler arasında karıncalar gibi hiç durmadan çalışıyorlar.
Bülent Bey ve Saba Hanım daha önce denedikleri ve çok beğendikleri aşağıdaki kayısılı toplardan istediler, ben de onlara katıldım. Ortada katı bir kayısı ezmesi, etrafında dondurma ve en dışta da fındıklı bisküvi ezmesi.

Tabi tek bir kayısılı top dondurma ile yetinmedik. Küçük boy!!! karışık dondurma da istedik. Özellikle çileklisini yerken ağzınıza çilek parçaları geliyor. Fındıklısı çok lezzetli idi. Bir dahakine yan masada görüp bayıldığım karadutlusunu denemem lazım. Yine de Kanaat Lokantasının koyun sütünden yapılan sade dondurmasının lezzetini hiç bir şeye değişmem.
Altı sayfalık dondurma mönüsünün sadece bazılarını alabildim buraya. Bunlar da mönüdeki diğer lezzetler.

Her dondurma çeşidi ayrı bir kapta sunuluyor. Özellikle kocaman kadehlerde sunulan yoğurtlu bir dondurma vardı görüntüsüne bittim.
Fiyatlar da Türkiyedeki dondurmacılara göre oldukça uygun.

Mönünün en arka sayfasında da Kurt ve Marianne Tichy'nin geçmişten bugüne dondurmaları ile yolculuklarının hikayesi anlatılıyor. Nereden nereye...
Ve nihayet dönüş vakti. Evsahiplerim beni havaalanına kadar geçiriyorlar. Yerleşim yerlerinin düzeni havadan daha çok belli oluyor. Belediye başkanları mimar mıdır acaba? :)
Ve güneş batarken uyumadan önce çektiğim son poz. Memleketimin pembe bulutları...

19 Haziran 2009 Cuma

VİYANA 1. BÖLÜM

Viyana seyahatinden döndükten sonraki bir kaç gün kamyon çarpmış gibi oldum. Yeni yeni kendime geliyorum. Gelelim üç günlük gezim sırasında biriktirdiklerime.
Viyana'da şehrin her köşesinde başka bir güzellik karşılıyor sizi. Binaların mimarisi inanılmaz güzel; ki bunu benim gibi "taş gezmeyi sevmeyen" birisi söylüyorsa dikkate almak lazım. Bir dahaki sefere sadece bu binaların içlerini gezmek için bile gidebilirim bu şehre. Keşke bizde de tarihi eserler bu kadar güzel korunsa, bakımlı olsa diyor insan.
Etrafta hiç polis olmamasına rağmen trafik son derece düzenli. Üç günlük gezimde sadece bir tek korna (ama ne korna) sesi duydum. Utanarak itiraf ediyorum ki ana yola tali yoldan aniden fırladığım için o da bana çalındı :( Neyse Viyana' da da trafiği katlettim ya kendime ne diyeyim bilmiyorum :)))
Bu binanın adını malesef bilmiyorum; müze ya da saray olması lazım. Bilen arkadaşlar beni aydınlatırlarsa sevinirim. Hemen her binanın tepesinde buna benzer heykeller var. Bana binayı koruyorlarmış gibi hissettirdiler.
St.Stephan Kilisesi, St.Stephan Meydanı'nın tam orta yerinde gökyüzüne 136 basamakla yükselen muhteşem bir güney kulesine sahip. Kuzey kulesi ise asla tamamlanamamış. Bana göre bu meydan aynı zamanda şehrin en kalabalık yerlerinden biri idi . Kalabalık dedi isem İstanbulla karşılaştırılamaz bile. Bahariye Caddesinin sabahın köründeki hali gibi diyelim.
1860 yılında yapılmış olan Opera Binası... Viyana halkı için klasik müzik ekmekle su gibi. Müziğe ve sanatın diğer dallarına çok değer veriyorlar. Mozart Viyana'da doğduğu için her yerde onu hatırlatan bir şeyler bulabiliyorsunuz. Dönüşte Free Shop'ta satılan Mozart çikolataları ve kupaları mutlaka alınması gerekenlerden. Bir de ünlü ressam Gustav Klimt var ki onunla ilgili daha sonra başka bir yazım olacak.
Bu da ne olduğunu bilmediğim, ama hayran kaldığım binalardan biri. Ve şehrin en imrendiğim yeri; parlemento. Bizde olduğu gibi her yanında korumalar, polisler, siyah takım elbiseli, güneş gözlüklü, kendini üstün sınıf sayan insanlar yok. Makam arabaları yok. Politikacılık sadece bir meslek o kadar. Her şey kanunlara kurallara uygun yapılıyor ama ortada bir tane bile polis yok. Yine de bir yanlış yaparsanız küt diye yakalanacağınızı hissediyorsunuz.
Veee geldik görünce gözlerime inanamadığım şehrin bana göre en şok edici binasına :)
Eğitim vermek için gittiğim klinikten çıkıp da resimdeki Öz Urfa Kebap yazısını okuyunca hayatımın şokunu yaşadım. Demek Viyana' da bir tane daha Urfa Kebap var ki amcam Öz Urfa versiyonunu açmış buraya. Şehrin Türklerin yoğun olarak yaşadığı bölgesinde Laxenburger Street üzerinde. :) Giderseniz uğrayıp bir çayını için mutlaka ...
Yazının devamı ve tatlı mamalar kısmı yarın...

17 Haziran 2009 Çarşamba

AVUSTURYA VİZESİ NASIL ALINIR ?

Keyifli bir geziden sonra yine buradayım. Vize alırken çok zorluk çıkarmış olsalar da adamların ülkelerindeki düzeni, kuralların işleyişini görünce neden bu kadar zorladıklarını anlayabiliyor insan.
Avusturya vizesi almak için tahmini 3 hafta öncesinden başvurunuzu yapmanız gerekiyor. İlk yapmanız gereken işlem ise telefonla vize randevusu almak. Kapıdan randevu vermiyorlar. Ben geri döndüm oradan biliyorum :) Gerçi kapının önündeki manzara o kadar güzel ki tekrar gidecek olmak mutlu bile etti beni.
Randevu için pasaport ve kredi kartınızı alıp 0 212 340 45 00 numaralı telefonu arıyorsunuz. Telefondaki personel, kapıdakilerin aksine son derece nazik ve yardımsever. Ne için gideceğinizi anlattıktan sonra gereken belgeleri yazmak için bir de kağıt kalem bulundursanız iyi olur. Ben turist olarak gideceğim ve ilk kez Schengen vizesi alacağım için olsa gerek banka kredi kartlarımın fotokopilerine kadar istediler. Evrakların hepsini tekrar listelemek istemiyorum. Farklı gidişler için gereken evrakları buradan görebilirsiniz. Ama telefondaki bayan bunun 3 katı evrak istiyor bilginiz olsun.
Randevu genelde 1 hafta sonrasına veriliyor. Evrakları hazırladıktan sonra size verilen saatte Avusturya Konsolosluğunun Yeniköy Sahilindeki binasının önünde oluyorsunuz. Yanınızda mutlaka 60 Euro tam para bulundurun. Türk Lirası kabul etmiyorlar. Oldu ya yine de unuttunuz , Yeniköy' de hastanenin hemen yanında dövizci var...Bilin bakalım nereden biliyorum :))))

Size belirtilen saatte evraklarınızı götürüp teslim ediyorsunuz ve bir hafta sonra da pasaportunuzu olumlu ya da olumsuz teslim alıyorsunuz.
Bunca uğraştan sonra pasaportumda 3 günlük vize yazısını hem de multi giriş çıkış olarak görünce şok olsam da, pasaport kontrolündeki polisler bana gülmüş olsa da vizemin onaylandığını görmek acayip sevindirdi beni. 3 günde kaç kez giriş çıkış yapacağımı düşündülerse artık :) Bir sonraki yazımda Avusturya resimleri ve lezzetleri ile burada olacağım. Sevgiler herkese.

11 Haziran 2009 Perşembe

BENDEN HABERLER


Canım arkadaşlarım o kadar güzel yorumlar bırakıyorsunuz ki yazılarıma, okudukça inanılmaz mutlu oluyorum. Çocukluğumdan bu yana her güne gülümseyerek uyanırdım. Şimdi gün içerisinde de gülümsetiyorsunuz beni. Gönül istiyor ki tek tek bırakılan tüm yorumlara cevap yazayım, yorum bırakanların bloglarını ziyaret edip yazdıkları güzellikleri okuyayım. Yorumlar yapayım. Hatta mutfağa dalıp güzelim tariflerinizi teker teker deneyeyim.(Buna eşim de bayılır sanırım)

Malesef işlerimin yoğunluğundan dolayı son bir kaç haftadır bunları yapamıyorum. Ama az kaldı. Bir kaç hafta içerisinde sizlerle gelişmeleri paylaşacağım ve bloglar aleminde aktif olmaya başlayacağım. Ama şimdilik bana müsade.

Bu haftasonu eğitim vermek üzere Avusturya Viyanada'ki bir Türk Güzellik Merkezi' ne gidiyorum. Dönüş günüm olan Pazartesiden itibaren muhteşem manzaralar, güzel konular ve bomba gibi yazılarla yine burada olacağım.

O zamana kadar hoşçakalın... Sevgiler...

9 Haziran 2009 Salı

PEMBİŞ KAVANOZLARIM

Her ne kadar hayalimdeki kadar çok dolabı olmasa da mutfağımı çok seviyorum. Oturduğumuz ev bize ait olmadığından mutfak dolaplarında bir değişiklik yapamadım. Duvarlara zarar verebileceğimi düşündüğümden raf eklemek de istemedim.
Ben de yıllar önce kuzenimin benim için çaktığı minik masayı mutfağa taşıyıp üzerine yedek masa örtümü serdim. En üste de su ısıtıcımı ve uzun süredir dolapta bekleyen pembiş kavanozlarımı koydum. Hem mutfağıma şirin bir hava kattılar; hem de su ısıtıcısı, şeker, çay bir de (ne alaka ise) yıldız şehriyelerim :) her daim gözümün önünde ve bir arada olmuş oldu. Kavanozların tutacak kolları olması ve üzerine mıknatısla yapışık kaşıkları da işimi oldukça kolaylaştırıyor. Değişik renk ve desende olanlarını züccaciyelerde bulabilirsiniz. 30 TL den fazla vermeyin...

4 Haziran 2009 Perşembe

DAMLA ÇİKOLATALI CEVİZLİ TOPKEK

Sonunda Haziran ayına girdik ve gıcık Merkür de geri gitmekten vazgeçip normale döndü. Neyse ki Merkür'ün bu defaki gerilemesini hiç bir elektronik eşyam bozulmadan tamamlayabildim. :) Ama yine de bir sürü aksilik, iletişim bozukluğu ve sıkıntı yaşadım.

Susan Miller'in sitesindeki aylık burç yorumumu okuyunca moralim yerine geldi. Haziran ayı Balık burçları için güzel günlerin, hoş olayların başlangıcıymış. Ben de bu moralle mutfağa girip şekildeki muffinleri yaptım.

Bu benim klasik muffin tarifim. İçerisine her defasında farklı bir şeyler ekliyorum. Bu defa evde damla çikolata ve ceviz vardı onları ekledim. Bu ölçüden 16 muffin çıktı. Yumuş yumuş ve çooook lezzetli oldular. Yarısını evin muffin canavarı hemen yediği için bir dahakine iki ölçü yapmaya karar verdim. :)

Malzemeler:
  • 2 yumurta
  • 2 çay bardağı şeker
  • 1 çay bardağı sıvı yağ
  • 2 çay bardağı süt
  • 3 çay bardağı un
  • 1 paket kabartma tozu
  • Bolca kakao
Yapılışı:
  • Yumurta ve şeker iyice çırpılır.
  • Damla çikolata ve ceviz hariç kalan malzeme eklenerek karıştırılır.
  • En son damla çikolata ve ceviz eklenerek kalıplara doldurulur.
  • Önceden ısıtılmış fırında 200 derecede yarım saat pişirilir.

2 Haziran 2009 Salı

TEMBEL İŞİ BEŞAMEL SOSLU TAVUK

Geçen hafta koca ile yapılan komik konuşma aşağıdaki yönde uzadı:

-E- Sen de o zaman benim yaptığım yemekleri yeme. Hıh.
-R-Yemekler mi hi ho ha? :)))) Tabi gerçi doğru söylüyorsun. İki çeşit yemek için de yüz çeşit yemek için de "yemekler" kelimesi kullanılabilir.
-E-İki mi? ama geçen sene mercimekli köfte de yapmıştım bir kere :) Bir kere de biber dolma yapmıştım. :))) Bi kere de, bi kere de ... (Tıkandım adama başka yemek yapmamışım hakikaten)
-R- Sen onlara yemek mi diyorsun? Bugüne kadar bir beşamel soslu tavuk mu yaptın bana kadııııııın? :))))
-E-Görürsün sen beşameli de tavuğu da :))))

Ertesi gün bir hırsla resimdeki beşamel soslu tavuk ennnn tembel işi ve en pratik şekilde hazırlandı. Nasıl mı?

Tamek hazır garnitür borcamın dibine yayıldı. Mahalledeki kızarmış tavukçudan nar gibi kızarmış bir tavuk alınıp didik didik edilip garnitürün üzerine döşendi. 4 çorba kaşığı tereyağında 4 çorba kaşığı un kavrulup 3 bardak sütle karıştırıla karıştırıla pişirildi. Hazırlanan beşamel sos tavukların üzerine döküldü. Üzerine serpilen kaşar rendesi ile fırına sürülüp 15 dakika pişirildi. Ve resimdeki beşamel soslu tavuk "Al işte, ben istersem bööle güzel yemekler yapabilirim" denilip kocanın burnuna dayandı.
Bayıla bayıla yenildi. Afiyet olsun bize...

BERCESTE -3

Bu Berceste de fazla oldu dediğinizi duyar gibiyim. Ama ne yapayım güzel gördüğüm her şeyi burada sizlerle paylaşmadan duramıyorum. :)
Berceste'de kahvaltıda yenilen her şey alt kattaki dükkandan satın alınabiliyor. Biz o çok beğendiğimiz halis köy tereyağından ve dağ çileği reçelinden almakla yetindik. İnsan tok karnına çok alışveriş yapamıyor bunu da kanıtlamış olduk. Resimler çok net değil ama idare edin artık. Elim titredi onca şeyi yedikten sonra :)
Berceste'nin web adresine buradan ulaşabilirsiniz.

OKYANUS SAKİNLERİ

  © Blogger template 'Sunshine' by Ourblogtemplates.com | Distributed by Deluxe Templates 2008

Back to TOP